Hayata Dair

“DÜN BİZEYDİ, BUGÜN SİZE”  DEMEYECEĞİM 

Son günlerde Türkiye’den gelen haberlere baktığımda, uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir söz yeniden aklıma geliyor:

“Yağmur yağar çise çise,

dün bizeydi bugün size…”

CHP’li belediyelere ve siyasetçilere yönelik soruşturmalar, Süleymancılar cemaatine yapılan operasyonlar, Furkan Hareketi ve Alparslan Kuytul’a yönelik işlemler…

İsimler ve gruplar değişiyor. Fakat tartışma değişmiyor.

Kimileri geçmişte yaşadıkları haksızlıkları hatırlatarak bugün yaşananlara “Dün bizeydi, bugün size” diyor.

İtiraf etmeliyim ki insanın canı yandığında böyle düşünmesi anlaşılabilir.

Haksızlığa uğramış, sesini duyuramamış, dost bildiklerinin sustuğunu görmüş bir insanın yıllar sonra aynı insanların adalet talep ettiğini gördüğünde kırgınlık hissetmesi insani bir duygudur.

Ama kırgınlık başka şeydir, adalet başka.

Ben bugün, bütün yaşananlara rağmen:

“Dün bizeydi, bugün size” demeyeceğim.

Çünkü dün bana yapılan bir haksızlık, bugün sana yapıldığında adalete dönüşmez.

İnsan en çok kendisine adalet ister

Belki de insan olarak en büyük zaaflarımızdan biri bu.

Haksızlık bize yapıldığında dünyanın ayağa kalkmasını bekliyoruz.

Başkasına yapıldığında ise önce kim olduğuna bakıyoruz.

Hangi partiden?

Hangi cemaatten?

Hangi görüşten?

Bizden mi?

Onlardan mı?

Sonra karar veriyoruz: Sesimizi çıkaracak mıyız, susacak mıyız?

Oysa adalet tam da burada başlıyor.

Adalet, bize benzeyenlerin hakkını savunmak değildir.

Bunu zaten çoğumuz yapabiliriz.

Asıl mesele, hiç sevmediğimiz bir insanın bile hakkı ihlal edildiğinde “Bu doğru değil” diyebilmektir.

Son yıllarda çok şeyler yaşadık

Türkiye özellikle son on yılda çok ağır dönemlerden geçti.

15 Temmuz 2016’daki  darbe girişiminin ardından başlayan süreçte binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı, kamu görevinden çıkarıldı. Aileler dağıldı. İnsanlar ülkelerini terk etmek zorunda kaldı.

Elbette suç işleyen herkes hukuk önünde hesap vermeliydi.

Bugün de aynı şeyi düşünüyorum.

Ancak hukuk devletinin temelinde çok basit bir ilke vardır:

Suç şahsidir.

Bir insanı ait olduğu düşünülen topluluğa göre değil, kendi eylemine göre yargılarsınız.

Fakat o yıllarda bu sınırın aşıldığı çok sayıda olay yaşandı.

Ve toplumun önemli bir bölümü sustu.

Çünkü mağdur olanlar “onlar”dı.

Sonra sıra Kürt siyasetçilere geldi.

Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar atandı.

Selahattin Demirtaş yıllarca cezaevinde kaldı.

Osman Kavala dosyası Türkiye’nin sınırlarını aşan bir hukuk tartışmasına dönüştü.

Gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları soruşturmalarla ve tutuklamalarla karşılaştı.

Yine toplumun bir bölümü sustu.

Çünkü mağdurlar yine “bizden” değildi.

Bugün ise başka isimleri konuşuyoruz.

CHP’yi konuşuyoruz.

Süleymancıları konuşuyoruz.

Alparslan Kuytul’u ve Furkan Hareketi’ni konuşuyoruz.

Yarın kimi konuşacağımızı bilmiyoruz.

İşte beni asıl düşündüren de bu.

“Ama onlar zamanında sustular…”

Bugün geçmişte mağdur olmuş insanların bir kısmının şöyle söylediğini görüyorum:

“Biz bunları yaşarken onlar neredeydi?”

Haklı bir soru.

Hatta bazen çok haklı bir soru.

Çünkü insanların hafızası vardır.

Toplumların da hafızası olmalıdır.

Geçmişte yaşanan haksızlıkların unutulmasını istemiyorum.

KHK mağduriyetleri unutulmasın.

Cezaevlerinde yaşananlar unutulmasın.

Ailelerin parçalanması unutulmasın.

Kürtlerin yaşadığı haksızlıklar unutulmasın.

Kayyum uygulamaları unutulmasın.

Gazetecilerin, akademisyenlerin, insan hakları savunucularının yaşadıkları unutulmasın.

Ama geçmişi hatırlamak başka şeydir, geçmişin intikamını istemek başka.

Birileri dün bizim için sustu diye bugün biz de onlar için susarsak ne değişecek?

Sadece mağdurlar değişecek.

Haksızlık yaşamaya devam edecek.

Ben bugün sizin için de konuşmak istiyorum

Geçmişte benim yaşadığım haksızlık karşısında susmuş olabilirsiniz.

Belki alkışlamış da olabilirsiniz.

Bugün sizin başınıza benzer bir şey geldiğinde benden aynı sessizliği beklemeyin.

Ben sizin için de konuşmak istiyorum.

Bir CHP’linin hakkını savunmak için CHP’li olmam gerekmiyor.

Bir Kürt siyasetçinin hakkını savunmak için onun siyasi düşüncesini paylaşmam gerekmiyor.

Bir Süleymancı’nın hakkını savunmak için Süleymancı olmam gerekmiyor.

Alparslan Kuytul’un hukukunu savunmak için onun fikirlerini benimsemem gerekmiyor.

Bir Gülen hareketi mensubunun adil yargılanmasını istemek için o harekete mensup olmam gerekmiyor.

Çünkü mesele onları savunmak değil.

Mesele, hukuku savunmak.

Ve belki daha önemlisi:

İnsanı savunmak.

Hukuk sadece mahkeme salonunda lazım değildir

Mesleğim gereği yıllarca kanunlarla, dosyalarla, mahkemelerle uğraştım.

Ama zaman geçtikçe hukukun aslında yalnızca mahkeme salonlarında yaşamadığını daha iyi anlıyorum.

Hukuk biraz da vicdandır.

Karşınızdaki insanın düşüncesinden nefret ederken bile onun hakkını teslim edebilmektir.

Güç elinizdeyken kendinizi sınırlayabilmektir.

Rakibinizi yok etme imkânınız varken “Hayır, onun da hakları var” diyebilmektir.

Çünkü hukuk, güçsüz olduğumuzda sığındığımız; güçlü olduğumuzda unuttuğumuz bir liman olamaz.

Hukuka asıl güçlü olduğumuz zaman ihtiyacımız vardır.

Bizi durdurması için.

Bir gün herkes “öteki” olabilir

Hayat bana şunu öğretti:

İnsan kendisini hep çoğunluğun içinde sanıyor.

Hep güvende olduğunu düşünüyor.

Hep başına gelenlerin başkalarının başına gelmeyeceğine veya başkalarının başına gelenlerin kendi başına gelmeyeceğine inanıyor.

Oysa şartlar değişiyor.

İktidarlar değişiyor.

Dostluklar değişiyor.

İttifaklar değişiyor.

Dünün makbul insanı bugünün sakıncalısı olabiliyor.

Bugünün güçlü insanı yarının yalnız insanına dönüşebiliyor.

Bu nedenle insan hakları dediğimiz şey aslında başkalarına verdiğimiz bir taviz değildir.

Kendi geleceğimiz için kurduğumuz ortak güvencedir.

Bugün hiç tanımadığım bir insanın hakkını savunduğumuzda, aslında yarın hiç tanımadığımız bir insanın da bizim hakkımı savunabileceği bir toplum inşa etmeye çalışıyoruz.

Hepimizin bir hikâyesi var

Son on yılda Türkiye’den dünyanın farklı ülkelerine dağılan çok sayıda insanla karşılaştım.

Her birinin başka bir hikâyesi vardı.

Kimi işini kaybetmişti.

Kimi ailesinden ayrılmıştı.

Kimi yıllarca cezaevinde kalmıştı.

Kimi ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

Kimi siyasi görüşü nedeniyle kendisini dışlanmış hissediyordu.

Fakat insanların hikâyelerini dinledikçe şunu fark ediyorsunuz:

Acının ideolojisi yok.

Bir annenin çocuğundan ayrılırken döktüğü gözyaşının siyasi partisi yok.

Bir babanın ailesinin geleceği için duyduğu korkunun cemaati yok.

Haksız yere özgürlüğünü kaybettiğini düşünen bir insanın çaresizliğinin etnik kimliği yok.

İnsan acısı, sonunda hep birbirine benziyor.

Belki de bu yüzden birbirimizi kategoriler üzerinden değil, hikâyelerimiz üzerinden dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Aynı fikirde olmak zorunda değiliz

Türkiye’nin geleceği için hepimizin aynı düşünmesi gerektiğine inanmıyorum.

Tam tersine.

Birbirimizden çok farklı düşünelim.

Tartışalım.

Eleştirelim.

İtiraz edelim.

Birbirimizin fikirlerini yanlış bulalım.

Ama bir konuda anlaşalım:

Hiç kimse için hukuksuzluk istemeyelim.

Benim sevmediğim insanın da mahkemesi bağımsız olsun.

Benim karşı çıktığım siyasetçinin de masumiyet karinesi olsun.

Benim dünya görüşümü reddeden gazetecinin de ifade özgürlüğü olsun.

Benim hiçbir bağım olmayan bir cemaatin mensubu da yalnızca kendi fiilinden sorumlu tutulsun.

Çünkü bugün onun için koyduğumuz hukuk standardı, yarın bizim için uygulanacak standarttır.

Artık yağmurun yönünü değil, kendisini konuşalım

Yıllardır birbirimize:

“Dün bizeydi, bugün size…” diyoruz.

Belki artık başka bir cümle kurmanın zamanı gelmiştir.

Dün bize yapılan haksızlıktı.

Bugün size yapılan da haksızlıksa ona da karşıyız.

Yarın kime yapılırsa yapılsın yine karşı olacağız.

Geçmişi unutmayalım.

Ama geçmişi geleceğimizin intikam planına da dönüştürmeyelim.

Çünkü intikam geçmişi değiştirmez.

Sadece geleceğin yeni mağdurlarını üretir.

Türkiye’nin yeni mağdurlara ihtiyacı yok.

Yeni düşmanlara da ihtiyacı yok.

Birbirini dinleyen, geçmişiyle yüzleşebilen ve kendisi için istediği hukuku başkası için de isteyen insanlara ihtiyacı var.

Ben bu nedenle:

“Yağmur yağar çise çise, dün bizeydi bugün size” demeyeceğim.

Ben başka bir şey söylemek istiyorum:

Dün bize yapılan yanlıştı.

Bugün size yapılan da yanlışsa, o da yanlıştır.

Ve bu yanlışın bir gün yeniden bize dönmesini beklemeden, bugün hep birlikte karşı çıkmalıyız.

Çünkü adalet, sıra bize geldiğinde hatırlayacağımız bir kelime değildir.

Adalet, sıra hiç kimseye gelmesin diye savunduğumuz bir değerdir.

Son söz;

ZULME TARAF OLMAK ZULÜM OLDUĞU GİBİ ZULME SESSİZ KALMAK DA ZULÜMDÜR.

 ZALİME SESSİZ KALARAK İLTİFAT ETTİKÇE GÜN GELİR SENDEN DİŞİNİN  KİRASINI İSTER. 

BİZDEN OLMAYANA DA ADALET İSTEMEDİKÇE BİR GÜN O ADALETE MUHTAÇ KALACAĞIMIZI HİÇ BİR ZAMAN UNUTMAYALIM. 

Saygılarımla 

Av.H.Hüseyin TANRIVERDİ 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir